Uzun zamandan sonra ilk kez ailemden ayrı tatile gittim. Tatile gideceğim yer olarak da Ayvalık’ın Sarımsaklı beldesini tercih ettim. Gayet yerinde bir tercih olduğunu döndükten sonra daha iyi anladım.
Sarımsaklı
Sarımsaklı, plajları ile meşhur, küçük bir yer. İstanbul’daki Büyükçekmece sahilinin denize girilebilir halini düşünün. Şuan belki de aranızda “Büyükçekmece’de zaten denize girilebiliyor.” diyenler var. Ama tertemiz bir denize girilen halini düşünün bence.
Eğlence mekanları sınırlı olduğu için ya da oradaki bar tarzı eğlence mekanlarından ben hoşlanmadığım için kısa sürede sıkılınabilecek bir yer gibi geldi bana. Aslında akşamları canlı müziğin kumsalın içinde yapıldığı mekanlar oluşturmak gayet güzel bir fikir ama önlerinden geçerken duyduğumuz seslerden anladığımız kadarıyla klasik kumsal şarkısı olan “Akdeniz Akşamları”ndan sonra programı yapan sanatçılar Demet Akalın şarkıları söylemeye başlıyor. Çabuk sıkılabileceğinizi düşünüyorsanız aracınızla Ayvalığa, Cundaya, Şeytan Sofrasına ya da Cennet Tepesine gitmeniz çok kolay. Toplu taşıma araçlarıyla da bu yerlere gidebilirsiniz fakat gece 1′e kadar dönmüş olmanız gerekiyor. Bu nedenle araç kiralamanızı öneririm.
Sarımsaklı’da kaldığım sürede bir de tekne turu yaptım ve keşke 2 kez yapsaydım dedim. Sabah saat 11:00′de sizi sahilden alan 85 kişilik tekne, Güneş Adası, Yelken Adası, Cunda Adası, Çıplak Ada ve Kleopatra Plajı olmak üzere 5 farklı yerde durakladıktan sonra, akşam 5:30′da sizi aldığı yere bırakıyor. Bu duraklardan en uzun olanı da Cunda Adasında olan. Burayı bir rehber eşliğinde gezme imkanı sağlıyorlar size. Duraklardan 2.’sinde ise yemek molası veriliyor. Yemekte ise sınırsız sardalya tava ve salata mevcut. Bu duraklamada bir de tekneyle yanaşan bir girişimciden kavun içinde dondurma alırsanız gününüz hepten keyifleniyor.
Eğer burada bir tura katılmayı düşünürseniz Acem Tur’u öneririm. Çalışanları gayet samimi ve saygılıydı. Grubumuzdan bir kişin ayağına deniz dikeni battığında, ellerine iğne alıp; tek-tek çıkardılar diyebilirim.
Sarımsaklı’dan ayrılmadan önce yapmanız gereken önemli işlerden biri de Dondurmacı Yaşar Usta’nın (YADO) karadut ve üzümlü dondurmasını yemektir bence.
Sarımsaklı’da benim için en güzel aktivite ilk kez Jet Ski kullanmam oldu. Hız sever bir insan olarak 53 deniz mili (yaklaşık 75 km/s) hıza çıkmak benim için tarif edilmez bir histi. Daha önce binmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum.
Cunda
Cundaya gece saat 10 sularında varabildik (tekne turundan birkaç gün önce gitmiştik). İlk başta kafamda canlandırdığım Cunda’yı göremediğim için açıkçası benim için hayal kırıklığı oldu. Tarihi mekanlarla dolu bir yer beklerken Ortaköy’deki boncukçu pazarının biraz daha büyüğüyle karşılaşınca biraz bozuldum doğrusu. Sahil kenarında görebildiğimiz tek tarihi mekan eskiden Dinozor adındaki rock bar’dı. Şimdi ise orası da hediyelik eşya dükkanı olmuş durumda.
Gecenin ilerleyen saatlerinde (alış verişlerimizi bitirdikten sonra) adanın iç kısımlarına ilerledikçe tarihi mekanları görmeye başladık. Hatta çok güzel bir rum meyhanesi bulduk. Ne yazık ki programın bitmesine çok kısa bir süre kaldığı için içeri girmekten vaz geçtik.
Sakızlı ve balbadem dondormaları gerçekten tatmaya değer. Sonrasında bir de sahile karşı kahve içmenizi tavsiye ederim.
Şeytan Sofrası
Sarımsaklı’dan Ayvalık’a giderken, biraz bozuk bir yoldan geçtikten sonra tepedeki Şeytan Sofrasına akşam 7 sularında ulaştık. Manzarayı ve meşhur ayak izini görebilmeniz için “Şeytan Sofrası Restaurant”ın içine girmeniz gerekiyor. Kapıdan geçip; kenara yanaştıktan sonra ilk düşüncem gördüğüm manzaranın aslında bir CGI olduğuydu. Daha önce de çok güzel manzaralar gördüm ama burası “nedense” o gün bana gerçeklik dışı geldi.
Sonrasında standart olanı uyguladık; önce ayak izi olduğuna inanılan çukura baktık, dilek ağacının önünde resim çekildik ve güneşin batımını izlemeye koyulduk.
İşte bu noktada işler biraz tuhaflaştı. Kendilerini mekanın sahibi sanan restaurant işletmecisi, garsonlarını göndererek; biz kenardaki izleyicileri “yere” oturtmaya çalıştı. Sebep olarak da arkamızda, masada oturanların rahat görememelerini sundular. Para kazandıkları insanların rahatlarını sağlamaya çalıştıkları için onlara kızmıyorum. Ama bunun yaparken de potansiyel müşteriyi rahatsız etmenin bir anlamı da yok. Sırf bu uyarıları (aslında uyarı demek biraz hafif kalıyor) sebebiyle bizim gibi bir çok grup gün batımından sonra mekanı terk etti.
Gün batımını buradan izlemek çok hoş bir deneyimdi. Gökyüzünde oluşan renkler, Güneş ışınlarının suyun üzerindeki yansıması, altınızda uzanan manzara, insanı içmeden sarhoş etmeye yeterdi.
Başka bir ilginç olay da güneşin batışıyla birlikte izleyicilerin “alkış” başlatmasıydı. Kendimi bir an iki yıl önce İzmir’e giderken bindiğim uçakta hissettim. Hadi onu insan bir nebze de olsa anlayabiliyor. Ama güneşin batması…
Şeytan Sofrası Restaurant’ta yapılan bu hareketten sonra akşam yemeğini burada yememeye karar verdik ve yine tepede olan Han Cafe‘ye gittik. Çok yerinde bir tercih yaptığımızı daha içeri girer girmez fark ettik. Çok nezih, güzel bir ortam. Geniş bir mekana kurulmuş az sayıda masayla insana tam bir dinlenme ortamı sağlıyor. Çalışanlarından öğrendiğimiz kadarıyla sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı türde müzik çalınıyor mekanda. Biz akşam gittiğimiz için kaldığımız iki saat boyunca Farid Farjad dinledik. Ayrıca bugüne kadar yediğim en leziz tavuk şiş buradaydı diyebilirim.
Yemekten sonra Türk Kahvesi ikramları oldu. Tabii öyle bir yerde Türk Kahvesinin yanında pipom bana eşlik etmez mi hiç? Yaklaşık yarım saatlik bir keyiften sonra maalesef gezimizi sonlandırmak zorunda kaldık.
NOT: Geziyle ilgili diğer resimleri yakında Flickr hesabımdan görebilirsiniz.