Nefes Almak

Geçtiğimiz Çarşamba, 11 yıllık ertelemenin ardından, günü Deviasyon ameliyatı oldum. Yıllardır sahip olduğum yamuk burunun Karadeniz köklerimden geldiğini sanırken, aslında bunun bir hastalık olduğunu öğrendiğimde tabii ki yıkılmadım ama tedavinin ameliyat oluşu beni korkutmadı değil.

Neymiş peki bu Deviasyon denen illet; sözlük anlamı “sapma” olan bu hastalık, burun boşluğunu ikiye ayıran ve kemik ile kıkırdaktan oluşan bölmenin bir tarafa ya da bazen her iki tarafa doğru eğilmesi anlamına gelir ve buruna gelen darbeler, düşme veya yüz kemiklerinin gelişmesi sırasında kemiklerin biribiriyle orantısız büyümesi sonucu oluşur.

Benim ameliyatımda herhangi bir kırılma olmadı. Üst dudağın altından girilerek burun kemiğinde sağlı sollu törpüleme işlemi yapıldı. Bu nedenle göz altlarında morluk ya da yüzde aşırı şişme yaşamadım. İki gün boyunca ortası delik silikon tamponlar burunda tutuldu. Dört gün sonra da işime geri döndüm. Ne tamponlar burunda olduğu süre boyunca ne de çıkarılırken ağrı ya da acı duymadım. Önceden bu ameliyatı geçirmiş olan tanıdıklarımdan öğrendiğim kadarıyla eskiden sargı bezine sürülen bir çeşit krem ile oluşturulan tamponlar kullanılıyormuş. Daha uzun süre burunda tutulan bu tamponlar nefes almaya müsaade izin vermediği için şiddetli baş ağrılarına sebep oluyormuş. Çıkarılırken de ciddi acı yaşatıyormuş hastalara. Neyse ki yeni teknoloji sayesinde bu durumları yaşamadım.

Hiç mi eksi yönleri yok derseniz de tabii ki var. İnsanı en temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getiriyor. Hapşırmak yasak. Öksürmek yasak. Hınkırmak yasak. Ikınmak yasak. Gece yan yatmak yasak. Esnemek acı veriyor. Burnunuz sürekli kaşınıyor ama siz kaşıyamıyorsunuz ve bu sizi (en azından beni) çılgına çeviriyor. Sürekli sızıntı halinde kan geliyor burnunuzdan. Tamponlar çıktıktan sonra da 10 gün boyunca burnu zorlayıcı hareketlerden kaçınmalısınız.

Bunlara ek olarak da ameliyatı geciktirmiş olmanın bir yan etkisi olan küçük dil uzamasından muzdarip oldum. Doktorum,Op. Dr. Nevzat Demirbilek, sağ olsun; eli değmişken onu da küçültüvermiş. Benim gibi çok yiyen bir insan için küçük dildeki yara geçene kadar sadece sıvı ve yumuşak gıdalarla beslenmek tam bir ceza.

Peki bu kadar acıya neden katlanıyorum? Cevap basit; geceleri horlamadan daha düzenli bir uyku sonucu zinde güne başlama, spor yaparken daha geç yorulma, kışın sık-sık hastalanmama vaatleri ve ameliyat sonrası kız arkadaştan görülen sonsuz ilgi ve şefkat ;)

Sonuncusu gerçekleşti. Umarım diğer vaatlerde yerine gelir.

Siyahlı Adam

darktower01Okuduğum Ramses serisinden sonra, bir arkadaşımın tavsiyesiyle Stephen King’in Kara Kule serisine başlamaya karar verdim. Daha önce hiç King romanı okumadığım için açıkçası başta biraz temkinli yaklaştım duruma ama sanırım yanılmışım.

— Buradan sonrası kitabı okumamış olanlar için spoiler içerebilir

İlk kitapta (Silahşör) ister istemez insanı içine çeken bir anlatımı var yazarın. Tabii bunda çevirmenin payınıda unutmamak gerekir. Hikayeye pat diye başlayıp geride bir çok soru bırakarak bitiriyor. Aslında en azından ilk kitaptaki olaylara açıklık kazandırıyor fakat genelde pekte bir şey vermiyor yazar. Aslında o da haklı. Ne de olsa 7 kitap, daha anlatacak çok şeyi olması gerekli.

Gelelim hikayeye; olay örgüsünün büyük bir çoğunluğu aydınlık ortamlarda geçmesine rağmen, üstat, insanın öyle karanlık yerlerde hissetmesini sağlıyor ki okurken şaşırıyorsunuz. Nedendir bilinmez bende hep bir Vampire Hunter D ‘de betimlenen dünyanın çağrışımını yaptı. Ayrıca kitabın sonlarına doğru yapılan evrenin ve dünyanın oluşumunun geriye dğru tasviri ve kötü ya da iyi olup olmadığını bilmediğim Siyahlı Adam ve yine kötü mü iyi mi olduğuna karar veremediğim Silahşörün diyalogları da bahsedilmeye değer noktalardan. İlginçtir pek bir din eleştirisi ya da Hz. İsa göndermesine rastlayamadım (veya ben anlamadım). Bu güne kadar “bir insan kitap okurken nasıl gerilebilir ki?” sorusunun yanıtını da almış oluyorum böylelikle. Velhasıl kelam ben çok beğendim.

King’in diğer romanlarını okumuş ve okudukları romanları sinemada izleme fırsatı bulmuş arkadaşlardan hep şunu duydum.”Yapamamışlar abi!!!” Sanırım J. J. Abrams yakın zamanda Kara Kule‘nin bir dizisini çekmeye başlayacakmış. Umarım başarılı olur ki şahsın referanslarına bakarsak çokta uzak bir ihtimalmiş gibi görünmüyor. Şimdi sorarım size, yine de bir insan şunu nasıl perdeye aktarabilir ki.
“Altın o gururlu, uygar ışıltılarını çıkararak parıldadı. Altınımsı. Kızılımsı. Kanımsı ışıltıyla.”

Buyurun Dostlar Buyurun Şeytan Sofrasına

Uzun zamandan sonra ilk kez ailemden ayrı tatile gittim. Tatile gideceğim yer olarak da Ayvalık’ın Sarımsaklı beldesini tercih ettim. Gayet yerinde bir tercih olduğunu döndükten sonra daha iyi anladım.

Sarımsaklı

Sarımsaklı, plajları ile meşhur, küçük bir yer. İstanbul’daki Büyükçekmece sahilinin denize girilebilir halini düşünün. Şuan belki de aranızda “Büyükçekmece’de zaten denize girilebiliyor.” diyenler var. Ama tertemiz bir denize girilen halini düşünün bence.
Eğlence mekanları sınırlı olduğu için ya da oradaki bar tarzı eğlence mekanlarından ben hoşlanmadığım için kısa sürede sıkılınabilecek bir yer gibi geldi bana. Aslında akşamları canlı müziğin kumsalın içinde yapıldığı mekanlar oluşturmak gayet güzel bir fikir ama önlerinden geçerken duyduğumuz seslerden anladığımız kadarıyla klasik kumsal şarkısı olan “Akdeniz Akşamları”ndan sonra programı yapan sanatçılar Demet Akalın şarkıları söylemeye başlıyor. Çabuk sıkılabileceğinizi düşünüyorsanız aracınızla Ayvalığa, Cundaya, Şeytan Sofrasına ya da Cennet Tepesine gitmeniz çok kolay. Toplu taşıma araçlarıyla da bu yerlere gidebilirsiniz fakat gece 1′e kadar dönmüş olmanız gerekiyor. Bu nedenle araç kiralamanızı öneririm.
Sarımsaklı’da kaldığım sürede bir de tekne turu yaptım ve keşke 2 kez yapsaydım dedim. Sabah saat 11:00′de sizi sahilden alan 85 kişilik tekne, Güneş Adası, Yelken Adası, Cunda Adası, Çıplak Ada ve Kleopatra Plajı olmak üzere 5 farklı yerde durakladıktan sonra, akşam 5:30′da sizi aldığı yere bırakıyor. Bu duraklardan en uzun olanı da Cunda Adasında olan. Burayı bir rehber eşliğinde gezme imkanı sağlıyorlar size. Duraklardan 2.’sinde ise yemek molası veriliyor. Yemekte ise sınırsız sardalya tava ve salata mevcut. Bu duraklamada bir de tekneyle yanaşan bir girişimciden kavun içinde dondurma alırsanız gününüz hepten keyifleniyor.
Eğer burada bir tura katılmayı düşünürseniz Acem Tur’u öneririm. Çalışanları gayet samimi ve saygılıydı. Grubumuzdan bir kişin ayağına deniz dikeni battığında, ellerine iğne alıp; tek-tek çıkardılar diyebilirim.
Sarımsaklı’dan ayrılmadan önce yapmanız gereken önemli işlerden biri de Dondurmacı Yaşar Usta’nın (YADO) karadut ve üzümlü dondurmasını yemektir bence.
Sarımsaklı’da benim için en güzel aktivite ilk kez Jet Ski kullanmam oldu. Hız sever bir insan olarak 53 deniz mili (yaklaşık 75 km/s) hıza çıkmak benim için tarif edilmez bir histi. Daha önce binmemiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum.

Cunda

Cundaya gece saat 10 sularında varabildik (tekne turundan birkaç gün önce gitmiştik). İlk başta kafamda canlandırdığım Cunda’yı göremediğim için açıkçası benim için hayal kırıklığı oldu. Tarihi mekanlarla dolu bir yer beklerken Ortaköy’deki boncukçu pazarının biraz daha büyüğüyle karşılaşınca biraz bozuldum doğrusu. Sahil kenarında görebildiğimiz tek tarihi mekan eskiden Dinozor adındaki rock bar’dı. Şimdi ise orası da hediyelik eşya dükkanı olmuş durumda.
Gecenin ilerleyen saatlerinde (alış verişlerimizi bitirdikten sonra) adanın iç kısımlarına ilerledikçe tarihi mekanları görmeye başladık. Hatta çok güzel bir rum meyhanesi bulduk. Ne yazık ki programın bitmesine çok kısa bir süre kaldığı için içeri girmekten vaz geçtik.
Sakızlı ve balbadem dondormaları gerçekten tatmaya değer. Sonrasında bir de sahile karşı kahve içmenizi tavsiye ederim.

Şeytan Sofrası

Sarımsaklı’dan Ayvalık’a giderken, biraz bozuk bir yoldan geçtikten sonra tepedeki Şeytan Sofrasına akşam 7 sularında ulaştık. Manzarayı ve meşhur ayak izini görebilmeniz için “Şeytan Sofrası Restaurant”ın içine girmeniz gerekiyor. Kapıdan geçip; kenara yanaştıktan sonra ilk düşüncem gördüğüm manzaranın aslında bir CGI olduğuydu. Daha önce de çok güzel manzaralar gördüm ama burası “nedense” o gün bana gerçeklik dışı geldi.

Sonrasında standart olanı uyguladık; önce ayak izi olduğuna inanılan çukura baktık, dilek ağacının önünde resim çekildik ve güneşin batımını izlemeye koyulduk.

İşte bu noktada işler biraz tuhaflaştı. Kendilerini mekanın sahibi sanan restaurant işletmecisi, garsonlarını göndererek; biz kenardaki izleyicileri “yere” oturtmaya çalıştı. Sebep olarak da arkamızda, masada oturanların rahat görememelerini sundular. Para kazandıkları insanların rahatlarını sağlamaya çalıştıkları için onlara kızmıyorum. Ama bunun yaparken de potansiyel müşteriyi rahatsız etmenin bir anlamı da yok. Sırf bu uyarıları (aslında uyarı demek biraz hafif kalıyor) sebebiyle bizim gibi bir çok grup gün batımından sonra mekanı terk etti.

Gün batımını buradan izlemek çok hoş bir deneyimdi. Gökyüzünde oluşan renkler, Güneş ışınlarının suyun üzerindeki yansıması, altınızda uzanan manzara, insanı içmeden sarhoş etmeye yeterdi.

Başka bir ilginç olay da güneşin batışıyla birlikte izleyicilerin “alkış” başlatmasıydı. Kendimi bir an iki yıl önce İzmir’e giderken bindiğim uçakta hissettim. Hadi onu insan bir nebze de olsa anlayabiliyor. Ama güneşin batması…

Şeytan Sofrası Restaurant’ta yapılan bu hareketten sonra akşam yemeğini burada yememeye karar verdik ve yine tepede olan Han Cafe‘ye gittik. Çok yerinde bir tercih yaptığımızı daha içeri girer girmez fark ettik. Çok nezih, güzel bir ortam. Geniş bir mekana kurulmuş az sayıda masayla insana tam bir dinlenme ortamı sağlıyor. Çalışanlarından öğrendiğimiz kadarıyla sabah ayrı, öğlen ayrı, akşam ayrı türde müzik çalınıyor mekanda. Biz akşam gittiğimiz için kaldığımız iki saat boyunca Farid Farjad dinledik. Ayrıca bugüne kadar yediğim en leziz tavuk şiş buradaydı diyebilirim.

Yemekten sonra Türk Kahvesi ikramları oldu. Tabii öyle bir yerde Türk Kahvesinin yanında pipom bana eşlik etmez mi hiç? Yaklaşık yarım saatlik bir keyiften sonra maalesef gezimizi sonlandırmak zorunda kaldık.

NOT: Geziyle ilgili diğer resimleri yakında Flickr hesabımdan görebilirsiniz.

Şerefsiz P.çler

inglorious-basterds1Prad Pitt‘in Tennessee aksanıyla konuştuğunu duyduğum teaser’dan beri Quentin Tarantino‘nun yazar ve yönetmenliğini yaptığı Inglourious Basterds filmini iple çekiyorum. Nedendir bilinmez aman aman bir Tarantino hayranı olmadığım halde bu filmi büyük bir sabırsızlıkla bekledim. Hayır daha Kill Bill‘i bile tam olarak izlememiş, Reservoir Dogs ve Pulp Fiction‘ın değerlerini yıllar sonra anlamış ve From Dusk Till Down‘ı beğenmemiş bir insanım en nihayetinde.

— Buradan sonrası filmi izlememiş olanlar için spoiler içerebilir

Film, Alman işgali altındaki Fransada geçiyor ve buraya Nazileri öldürmeye gelmiş bir grup Amerikalıyı konu alıyor. Bu kısım bana Osmanlı döneminde savaşta ordudan önce giderek, düşmana mümkün olduğunca zarar vermeye çalışan “Deliler”i hatırlattı. Buraya kadar herşey normal. Garip olan kısım bu grubun 8 kişiden oluşması ve bu işi “vahşice” yaparak bir ün yaymaya çalışmaları. Evet “vahşice”yi vurgulamak istedim çünkü gerçekten filmdeki şiddet sahneleri çok etkileyiciydi. İzleyiciye resmen “Bak! Savaş kötüdür ve insana kötü şeyler yaptırır.” der gibiydi. Bununla birlikte Hollywood’un bir Yahudi endüstrisi olmaya başladığının da inceden inceye altını çizmeyi ihmal etmiyordu.

Bu filmde de (diğer filmlerinde olduğu gibi) gözüm bir bar taburesinde oturan Tarantino aradı ama maalesef başarılı igolamadı. Halbuki Alias‘daki 4 bölümde gayet başarılı bulmuştum kendisinin oyunculuğunu.

Başta da belirttiğim gibi aslında aman aman bir Tarantino hayranı değilim ama yine de sinemadan çıktıktan sonra içimde Death Proof izleme isteği uyandı. Hatta bu gazla kendimi biraz zorlasam filmlerinden hiç hazetmediğim Robert Rodriguez‘in Planet Terror eserini bile izlerim gibi geliyor (hiç sanmam ama neyse…).

Belirtmeden geçemeyeceğim; açıkçası Brad Pitt gösterisi izlemek için gittiğim filmde göz dolduran bir Christoph Waltz performansı izledim.

Son olarak şunu söylemeliyim ki; kitap gibi filmdi…

Valkyrie Prepared

valkyrieTom Cruise‘u zerre kadar sevmesem de Tarantino’nun Ingliouruos Basterds’ını izledikten sonra Valkyriefilmini izleme ihtiyacı hissettim. Tabii bunda Bryan Singer‘ın da önemli bir payı vardı.

— Buradan sonrası filmi izlememiş olanlar için spoiler içerebilir

Filmde gerçek bir olay anlatılıyor ve savaşta ağır yaralanmış Albay Claus von Stauffenberg’in Hitlere karşı düzenlenen 15 başarısız suikastten birinde rol alması konu ediniliyor.

Genel anlamda bakıldığında film gerçekten güzel. Mekanlar, kostümler ve efektler filmin yüksek bütçeli bir yapım olduğunu gösteriyor fakat iki nokta var ki beni ciddi anlamda rahatsız etti. Bunlardan ilki filmin dilinin İngilizce olmasıydı. Yani tamamı Almanlara ait olan tarihi bir olay, nasıl olur da sinemaya Almanca aktarılmaz. İkincisi ise – ki bence ilkinden daha fazla göze batıyor – İngiliz aksanıyla konuşan yüksek rütbeli Alman subaylardı. Diğer taraftan Kurtini’ndeki sahneler gerilim dozu yüksek ve çok etkileyiciydi. Ama İngilizce konuşan bir Führer… Yine de Der Untergang gibi bir şaheserden sonra bu işi Almanlara bırakmaları gerektiğini düşünüyorum.

NOT: 51. dakikada nöbetçinin elinin üzerindeki sivrisineği görünce bir an Dexter jeneriği izliyorum sandım kendimi.

Genesis…

Sonunda ben de bir blog tutmaya kararverdim. Vatana, Millete hayırlı-uğurlu olsun.

Aslında blog işleri daha çok istikrarlı insanlara mahsustur ama biz de bir heves başladık. Daha önceden de arkadaşlar ve  Hakkı ağbiyle bir Çay Sohbetleri denememiz oldu ama onu da ben fazla sürdüremedim. Onlar devam diyorlar. Bakalım ne kadar devam ettirebileceğiz.

Nedir bu blog’un olayı derseniz; diğerlerinden çok da farklı değil aslında. Gezdiğim yerler, izlediğim filmler (çoğu kaliteli .mkv’dir. Bizim dandik divx’lerle işimiz olmaz), okuduğum kitaplar (yanlışlıkla okuduğum Twilight hariç), takip ettiğim diziler, dinlediğim albümler, sağdan-soldan arakladığım teknoloji haberleri hakkında naçizane düşüncelerimi siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. Bunların haricinde de “İnsan mısın?” bölümünde, kendimce (imho [ingilizce de bilirim yani...]) ilginç bulduğum olayları, kişileri ve olguları paylaçacağım.

Şürç-i lisan edersek affola.

Hadi! Okuyalım o zaman…